Bir sanat eserinin karşısında uzun süre durabiliyoruz. Aynı sabrı onu üreten insan için göstermiyoruz. Eseri anlamaya çalışırken yaşam öyküsünü kestirme bir yol gibi kullanıyoruz. Romanı bitirir bitirmez yazarı araştırıyor, tabloya bakarken ressamın hayatını merak ediyoruz. Sanatın bıraktığı iz çoğu zaman bize yetmiyor. O izi açıklayacak bir hikâye arıyoruz.
Sanatçılar da bu hikâyelerin içinde yeniden doğuyor. Bir süre sonra yaptıklarıyla değil, yaşadıklarıyla hatırlanmaya başlıyorlar. Ürettikleri eserler biyografilerinin dipnotuna dönüşüyor. Acıları, hastalıkları, yalnızlıkları ve ölümleri yapıtlarının önüne geçiyor. Sanatın çevresinde kurulan en güçlü anlatılardan biri de burada başlıyor.
Delilik, bu anlatının en dikkat çekici parçalarından biri.
Gündelik yaşamda kaygıyla karşılanan bir deneyim, sanatın içine girdiğinde bambaşka bir kimlik kazanıyor. Bir psikiyatri kliniğinde hastalık olarak tanımlanan durum, romanın sayfalarında gizem, sinemada derinlik, resimde ise deha olarak okunabiliyor. Aynı gerçek, bulunduğu yere göre anlam değiştiriyor. Değişmeyen tek şey ise ona nasıl baktığımız.
Hafızamız da bu bakışı destekliyor. Olağan olanı çabuk unutuyor, sınırın aşıldığı hikâyeleri saklıyoruz. Bu yüzden sanat tarihini yalnızca eserlerle değil, efsanelerle de hatırlıyoruz. Bir ressamın fırçasından çok kulağı, bir şairin dizelerinden çok ölümü, bir düşünürün fikirlerinden çok çöküşü hafızamızda yer ediyor.
Burada kendime başka bir soru soruyorum:
Neden bir sanatçının yarası, yaptığı işten daha fazla ilgi görüyor?
Sanırım cevap, sanattan çok bize ait.
Çünkü insan, açıklaması zor olanı hikâyeye dönüştürmeyi seviyor. Acı da bu hikâyelerin en güçlü malzemelerinden biri. Düzenli ve sıradan bir yaşamdan efsane yaratmak kolay değil. Kırılmalar ise anlatıyı besliyor. Sonra anlatı büyüyor ve gerçeğin önüne geçiyor. Gün geliyor, sanatçının eserini anlamak için değil, acısını doğrulamak için bakmaya başlıyoruz.
Oysa deliliğin sanatla yan yana anılmasının çok daha uzun bir geçmişi var.
Erasmus, Deliliğe Övgü adlı eserinde deliliği yalnızca aklın karşısına yerleştirmedi. Deliliğin ağzından konuşarak aklın kusurlarını görünür hâle getirdi. Kibir, iktidar tutkusu, kör inançlar ve toplumsal ikiyüzlülük, bu metinde deliliğin diliyle anlatıldı. Delilik, hastalık olmaktan çok, gerçeği söyleme cesareti kazanan bir sese dönüştü.
Yüzyıllar sonra Michel Foucault, aynı kavrama farklı bir açıdan yaklaştı. Deliliğin yalnızca tıbbi bir tanım olmadığını, toplumların neyi normal kabul ettiklerine göre biçim değiştirdiğini anlattı. Çünkü her çağ kendi aklını kurarken, kendi delisini de yaratıyordu.
Sanat da tam bu sınırın üzerinde duruyor.
Kuralları sorguladığı, alışılmış olana itiraz ettiği ve dünyaya başka bir açıdan baktığı için sanatçı çoğu zaman toplumun kenarında duran kişi olarak görülüyor. Delilikle sanat arasındaki yakınlık da büyük ölçüde burada kuruluyor. Aynı yerde durdukları için değil, uzun zamandır aynı gözle okundukları için.
Vincent Van Gogh bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Adı geçtiğinde çoğu kişinin aklına ilk gelen şey tabloları değil, kesik kulağı oluyor. Benim aklıma ise sarısı geliyor. Ayçiçeklerine sinen sarı, buğday tarlalarına yayılan sarı, gökyüzünü bile ışığın tonlarından biriymiş gibi gösteren sarı…
O rengi yalnızca hastalığın izi olarak okumak, resmi eksiltmek demek. Çünkü onun sarısı, bir teşhisin değil, dünyayı başka türlü görebilen bir bakışın rengi.
Virginia Woolf’u düşündüğümde de benzer bir durumla karşılaşıyorum. Çoğu insanın zihninde, ceplerine taş doldurarak nehre yürüyen bir kadın var. Oysa bugün hâlâ yaşayan şey, o görüntü değil; kurduğu dil. Zamanı doğrusal bir çizgi olmaktan çıkaran, düşünceyi insan zihninin doğal akışı içinde dolaştıran anlatımı.
Sylvia Plath’ın şiirlerinden önce ölüm biçiminin, Nietzsche’nin fikirlerinden önce zihinsel çöküşünün konuşulması da aynı hafızanın bir sonucu.
Bir eserin karşısında durduğumuzda onu yaratan insanı tanımak istememiz son derece doğal. Bir cümlenin hangi gecede yazıldığını, bir tablonun hangi duygunun içinden çıktığını merak ediyoruz. Sanatçıyı eserinden tamamen ayırmak kolay değil.
Sorun, merakın ölçüyü aşmasıyla başlıyor.
Eseri açıklaması gereken biyografi, zamanla eserin yerine geçiyor. Ressamın fırçasını değil reçetesini, şairin dilini değil ölümünü, filozofun düşüncesini değil çöküşünü konuşuyoruz. Oysa biyografi, sanatın anahtarı değil; yalnızca odalarından biri.
Sanatın bütünü hiçbir zaman tek bir yaşam öyküsüne sığmıyor.
Aynı acıyı yaşayan herkes büyük bir sanatçı olmuyor. Aynı şekilde büyük sanatçılar da yalnızca acılarından ibaret yaşamıyor. Üretim; hafızanın, çalışmanın, merakın, disiplinin, yeteneğin ve yaşama biçiminin birbirine karıştığı uzun bir sürecin sonucu.
Sanatı yalnızca acıyla açıklamak, insan zihninin en karmaşık üretimlerinden birini tek bir nedene indirgemek anlamına geliyor.
Beni ikna etmeyen de tam olarak bu.
Bir insanın yaşadığı acıyı, ürettiği sanatın açıklaması hâline getirdiğimiz anda hem o insana hem de esere haksızlık ediyoruz. Çünkü sanat, yaşananın fotokopisi değildir. Yaşamın içinden geçer, ama orada kalmaz. Acıyı tekrar etmez; onu dönüştürür.
Bugün sanatçılar hakkında yazılanlara baktığımda, eserlerinden çok yaşam öykülerinin dolaşıma girdiğini görüyorum. Bir röportajın en çok paylaşılan bölümü yeni kitabı değil, çocukluk travması oluyor. Bir serginin önüne tablolardan çok ressamın kırılganlığı geçiyor.
Bu ilginin bütünüyle yanlış olduğunu düşünmüyorum. Bir sanatçının yaşamını bilmek, eserini daha derin okumayı sağlayabilir. Fakat yaşam öyküsü, eserin önüne geçtiğinde sanatın kendisi görünmezleşmeye başlıyor. O zaman roman, yazarı açıklamak için okunuyor; resim, ressamın ruh hâline kanıt aramak için inceleniyor. Sanat, kendi başına konuşma hakkını yitiriyor.
Sanatı, yaşanmış acının ödülü gibi görmeye alıştık. Oysa üretim, acının kendisinden değil, insanın yaşadığıyla kurduğu ilişkiden doğuyor. Aynı kaybı yaşayan iki insan bambaşka yollar seçebiliyor. Biri susuyor, biri yazıyor. Biri içine kapanıyor, biri resim yapıyor.
İnsan zihni, tek bir nedene sığmayacak kadar karmaşık. Sanat da öyle.
Yazının başından beri dönüp dolaşıp aynı yere geldim. Sanatı anlamaya çalışırken çoğu zaman eserin değil, sanatçının hayatının peşine düşüyoruz. Hafızamız, sanatın bıraktığı izi değil, biyografinin en keskin kırılmasını saklıyor.
Oysa bir insanı kalıcı kılan şey, başına gelenler değil; başına gelenlerle dünyaya ne söyleyebildiği.
Bu yüzden aklın dışına düşen güzelliği delilikte aramıyorum. Güzellik, insanın en kırılgan anlarında bile dünyayla yeniden ilişki kurabilme cesaretinde saklı.
Sanatın yaptığı da bu.
Acıyı yüceltmek değil, ona teslim olmadan yeni bir dil kurmak.
Yıllar geçtikten sonra geriye kalan da çoğu zaman yaşam öyküsü değil; bir tablonun sarısı, bir romanın cümlesi, bir şiirin sesi oluyor.
Aklın dışına düşen güzellik, deliliğin kendisinde değil. İnsan, hayatın en ağır yükünü bile anlamın taşıyabileceği bir biçime dönüştürebildiğinde ortaya çıkan şeyde.

Yorum bırakın