Bir Şiir Evreni Kurmak: Özden Ünal’ın Şiiri Üzerine

Bir şairi okurken bazen tek bir şiir yeter. Bazen de hiçbir şiir tek başına yetmez.

Özden Ünal’ın şiiri ikinci türden. Bir şiirden ötekine geçtikçe geriye dönme ihtiyacı duyuyorsunuz. Çünkü birkaç sayfa önce karşılaştığınız bir sözcük, başka bir şiirde bambaşka bir anlamla yeniden beliriyor. Bu geri dönüşler tekrar hissi yaratmıyor; her seferinde dönüşmüş, yeni bir bağlamın içine yerleşmiş olarak karşınıza çıkıyor. Bir şiirde suya bırakılan eller, başka bir şiirde sardunyaya dönüşüyor; nar çocukluğun gölgesinden çıkıp babanın sesine karışıyor, kargalar ise bir yerde sabahı kaldırırken başka bir şiirde kentin en blues sesi oluyor. Şiirleri okudukça birbirini sessizce tamamladığı hissi güçleniyor.

Bu nedenle Özden Ünal’ın şiirini tek tek metinler üzerinden değerlendirmek eksik kalıyor. Şiirler birbirini yalnızca çağırmıyor; birbirini dönüştürüyor. Aynı imgeler farklı ilişkiler kuruyor, sözcükler yeni anlam katmanları kazanıyor. Ünal, imgelerini çoğaltmaktan çok onların anlam alanını genişletiyor. Şiirler yan yana okundukça, tek tek okunabilecek metinler olmaktan çıkıp ortak bir şiir evreninin parçalarına dönüşüyor.

Bu bütünlük rastlantı değil. Aynı imgelerin yıllar boyunca farklı biçimlerde geri dönmesi, şairin yazı serüvenindeki sürekliliğin de göstergesi. Bu şiirleri yalnızca yayımlandıkları dönem içinde değerlendirmek mümkün görünmüyor; arkalarında yıllara yayılan, kendi poetikasını sabırla kurmuş bir yazma deneyimi var.

Dilin Açtığı Yol

Şiirleri art arda okurken dikkatimi çeken yalnızca imgeler olmadı. Bazı dizeler, anlamlarını çözmek için değil, söyleyiş biçimleri nedeniyle yeniden okutuyor kendini. “Bir işçinin alnını soruyorum”, “dut ağacından sor beni”, “aklımın ağzı”, “iskele mavisi bir çay”… Gündelik Türkçenin alışık olmadığı bu ifadeler, şiirin içinde en küçük bir yapaylık hissi uyandırmıyor. Tam tersine, başka türlü söylenmeleri mümkün değilmiş gibi yerlerine oturuyor.

Ünal’ın şiirinde belirleyici olan yalnızca çarpıcı imgeler kurması değil, dilin işleyişine müdahale etme biçimi. Sözcükleri beklenmedik biçimde yan yana getirirken onların yerleşik anlam ilişkilerini de değiştiriyor. Bir nesne başka bir duygunun taşıyıcısına dönüşüyor, alışılmış bağlamlar genişliyor. Şiirin etkisi de burada ortaya çıkıyor: Okur yalnızca yeni imgelerle değil, yeni bir söyleyiş düzeniyle karşılaşıyor.

Bu nedenle Ünal’ın şiirini kapalı bulmuyorum. İlk okumada bütün anlamını ele vermese de okuru dışarıda bırakan bir dil kurmuyor. Her şiir, kendi ritmini ve söz dağarcığını yavaş yavaş kabul ettiriyor. Bir süre sonra “iskele mavisi bir çay” ya da “aklımın ağzı” şaşırtıcı olmaktan çıkıyor; şiirin doğal dili hâline geliyor. Ünal’ın özgünlüğü de tam burada beliriyor. Dikkat çekmek için dili zorlamıyor; dile yeni imkânlar açıyor.

Belleğin Şiiri

İlk bakışta çocukluk, Ünal’ın şiirindeki en belirgin izleklerden biri gibi görünüyor. Şiirler yan yana geldikçe bunun yalnızca çocukluğu anlatan bir hatırlama olmadığı anlaşılıyor. Çocukluk, belleğin çalışma biçimine dönüşüyor. Naylon ayakkabının tokasında, nar lekesinde, dut ağacında, ayva reçelli ekmekte ya da eski bir bahçe kapısında yeniden beliriyor. Şair geçmişi büyük olaylarla değil, küçük ayrıntılarla hatırlıyor. Böylece çocukluk, geçmişte kalmış bir dönem olmaktan çıkıp bugünün içinde yaşamayı sürdüren bir hafızaya dönüşüyor.

Bu hafızanın en güçlü imgelerinden biri nar. Bir şiirde bahçeyi, başka bir şiirde babayı, çocukluğu, inancı ya da kaybı taşıyor. Aynı imge yerinde durmuyor; şiirden şiire anlam değiştiriyor. Aile de benzer biçimde kuruluyor. Baba, anne ya da anneanne uzun hikâyelerle değil; bir söz, bir ses ya da küçük bir davranışla görünür oluyor. “O gökten su indirendir derdi babam” dizesi yalnızca kişisel bir anıyı değil, bir kuşağın dünyayı algılama biçimini de taşıyor. Böylece bireysel olan, okurun belleğinde de karşılık bulabilecek ortak bir deneyime dönüşüyor.

Ünal’ın şiirinde bellek, geçmişi saklayan bir alan değil; onu sürekli yeniden üreten canlı bir hareket. Bu nedenle çocukluk yalnızca çocukluk, aile yalnızca aile olarak kalmıyor. Bir vapur iskelesinde, akşamüstü ışığında ya da dut ağacının gölgesinde yeniden görünür oluyorlar. Şair büyük anlatılar kurmuyor; hafızayı ayrıntıların içinden kuruyor. Şiirlerinin kalıcılığı da büyük ölçüde buradan geliyor.

Kentin Duyguya Dönüştüğü Yer

Özden Ünal’ın şiirinde kent, ilk bakışta güçlü bir görünürlük kazanıyor. Karşıyaka, Konak, vapurlar, iskeleler, kıyı kahveleri… Ancak bu ayrıntılar bir şehrin haritasını çıkarmıyor; yaşanmışlığın izlerini taşıyor. Mekân, coğrafi bir gerçeklik olmaktan çok belleğin yerleştiği bir alana dönüşüyor.

Bu dönüşüm en belirgin biçimde vapur imgesinde görülüyor. Bir kıyıdan ötekine geçen sıradan bir ulaşım aracı olmaktan çıkıp ayrılığı, bekleyişi ve dönüşü taşıyan bir eşiğe dönüşüyor. Vapurla birlikte yalnızca Karşıyaka başlamıyor; akşam, ışık, gevrekçiler, özlem ve gündelik hayat da şiirin içine katılıyor. Mekân, manzarayı kurmaktan çok duygunun hareket ettiği zemini oluşturuyor.

Akdeniz şiirlerinde de benzer bir yaklaşım var. Deniz, limanlar ve kıyılar coğrafi bir gerçekliği anlatmıyor; özlemin, bekleyişin ve kaybolma duygusunun başka bir adına dönüşüyor. Şair yaşadığı kenti betimlemekten çok, insanın yaşadığı yerle kurduğu duygusal bağı görünür kılıyor.

Bu nedenle Ünal’ın şiirinde hiçbir mekân tek başına var olmuyor. Bir vapur ayrılığı, bir yokuş geçmişi, bir kıyı kahvesi dostluğu ya da çocukluğu çağırıyor. Kent, şiirin dekoru değil; belleğin, aşkın ve gündelik hayatın kesiştiği canlı bir hafıza alanına dönüşüyor.

Özden Ünal’ın şiiri üzerine düşünürken vardığım en belirgin sonuç, bu şiirlerin tekrarlarla değil, dönüşümlerle kurulmuş olması. Aynı imgeler, aynı sözcükler ve aynı mekânlar şiirden şiire yeniden beliriyor; ancak her seferinde yeni bir anlam kazanıyor. Her metin, kendinden önce yazılmış başka bir şiirle sessizce konuşuyor; onu sürdürüyor, değiştiriyor ya da başka bir yöne taşıyor. Bu nedenle Ünal’ın şiirini tek tek metinler üzerinden değil, kendi içinde büyüyen bir şiir evreni olarak okumak daha doğru geliyor.

Bu evreni ayakta tutan yalnızca ortak imgeler değil; dilin dönüşme biçimi, belleğin ayrıntılarla kurulması ve mekânın duyguya dönüşmesi. Şiirler birbirini açıklamıyor; birbirini derinleştiriyor. Okur da bu bütünlüğü ancak yeniden okuyarak fark ediyor.

İyi şiir, yalnızca okunduğu anda etkileyen şiir değildir. Aradan zaman geçtikten sonra okuru yeniden kendine çağıran, ilk okumada gözden kaçan ayrıntıları görünür kılan şiirdir. Özden Ünal’ın şiiri tam da bunu başarıyor. Her dönüşte aynı dizelerle değil, değişmiş bir okur olarak karşılaşıyorsunuz. Ve şiirin asıl kalıcılığı da burada başlıyor.

Yazıyı bitirirken, başa dönme isteği uyandıran bu şiir evrenine en doğru veda biçiminin yine şiirin kendisi olduğunu düşünüyorum. O yüzden son sözü Özden Ünal’ın en sevdiğim şiirine bırakıyorum.

UYANIŞ


her sabah
bu lacivert kadifeyi
serçeler kaldırıyor
kenarından ağartarak

kargalar
kahvaltıya oturan
gözleri şiş babalardı
hiç uyumamış gibi
tüysüz
ve maviydi
kediler bir de

Yorum bırakın