Kadın ve Erkek Yazarların Gözünden Sınıfsal Çatışma

Edebiyatın peşini hiç bırakmayan temalar vardır. Aşk, ölüm, yalnızlık… Bir de sınıfsal çatışma. Çünkü insanın nerede doğduğu, hangi koşullarda büyüdüğü, nasıl bir eğitim alabildiği ya da hangi fırsatlara ulaşabildiği, yaşamını sandığımızdan çok daha fazla belirler. Bu yüzden romanlar yalnızca bireylerin hikâyesini anlatmaz; aynı zamanda yaşadıkları toplumun ekonomik ve kültürel yapısını da görünür kılar.

Sınıf denildiğinde akla çoğu zaman yoksulluk ya da gelir eşitsizliği gelir. Oysa sosyolog Pierre Bourdieu’nün de vurguladığı gibi sınıf, yalnızca ekonomik sermayeyle açıklanabilecek bir olgu değildir. Eğitim, kültürel birikim, sosyal çevre ve bireyin kendini ifade etme biçimi de sınıfsal konumun parçalarıdır. Aynı ekonomik koşullarda yaşayan iki insanın hayata aynı yerden bakmamasının nedeni de çoğu zaman budur.

Edebiyat ise tam bu noktada sosyolojiden ayrılır. Sosyoloji eşitsizliğin nedenlerini açıklarken, edebiyat eşitsizliğin insanlar tarafından nasıl yaşandığını anlatır. Bir istatistiğin söyleyemediğini bazen tek bir roman kahramanı hissettirebilir.

Son yıllarda farklı dönemlerden kadın ve erkek yazarları peş peşe okurken dikkatimi çeken ortak bir nokta oldu. Aynı toplumsal gerçekliği anlatmalarına rağmen sınıfsal çatışmayı görünür kıldıkları alanlar çoğu zaman farklılaşıyor. Elbette bu değişmez bir kural değil. Edebiyat, kesin genellemeleri sevmez. Güçlü yazarlar çoğu zaman bütün kalıpları bozar. Yine de bazı eserlerde tekrar eden anlatım tercihleri, bu farklılığın üzerinde düşünmeye değer olduğunu gösteriyor.

Bu yazıda kadın ve erkek yazarları karşı karşıya getirmek gibi bir niyetim yok. Asıl merak ettiğim, aynı eşitsizliğin neden farklı hikâyelere dönüştüğü. Orhan Kemal’in fabrikalarıyla Sevgi Soysal’ın ev içi dünyası, Yaşar Kemal’in toprak mücadelesiyle Virginia Woolf’un ekonomik bağımsızlık vurgusu birbirinden farklı görünse de aynı toplumsal yapının izlerini taşıyor. Edebiyatın en büyük gücü de burada yatıyor. Aynı gerçeğe farklı pencereler açabilmesinde.

Görünür Çatışmalar: Erkek Yazarların Romanlarında Sınıf

Türk edebiyatında sınıfsal çatışmadan söz edildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri Orhan Kemal’dir. Onun romanlarında yoksulluk, yalnızca karakterlerin içinde bulunduğu ekonomik durum değildir; düşünme biçimlerini, ilişkilerini ve gelecek hayallerini belirleyen temel etkendir. Özellikle “Bereketli Topraklar Üzerinde”, köyden Çukurova’ya çalışmaya gelen üç arkadaş üzerinden emek sömürüsünü bütün açıklığıyla ortaya koyar. Romanın gücü, bunu büyük ideolojik söylemlerle değil, gündelik hayatın ayrıntılarıyla anlatmasındadır. Bir işçinin hastalanmaktan korkması, işini kaybetme endişesi ya da ertesi günü düşünerek yaşaması, sınıfsal eşitsizliği soyut bir kavram olmaktan çıkarır.

Yaşar Kemal’in romanlarında ise sınıf meselesi daha geniş bir toplumsal çerçevede ele alınır. “İnce Memed”de ağalık düzeni yalnızca ekonomik bir sömürü sistemi değildir; korkunun, itaatin ve adaletsizliğin de kaynağıdır. Toprağı elinde tutan, insanların kaderini de belirler. Bu nedenle roman yalnızca Memed’in hikâyesini anlatmaz; eşitsizliğin kurumsallaştığı bir düzeni de sorgular.

Benzer bir yaklaşımı John Steinbeck’in “Gazap Üzümleri” romanında görmek mümkündür. Büyük Buhran yıllarında yaşanan göçü anlatan eser, ekonomik krizin yalnızca insanların gelirini değil, kimliklerini ve aidiyet duygularını da nasıl sarstığını gösterir. Toprağını kaybeden insan yalnızca işini değil, geçmişini ve geleceğe dair güvenini de kaybeder.

Bu romanları birlikte düşündüğümde ortak bir yön görüyorum. Sınıfsal çatışma daha çok kamusal alanda görünür hâle geliyor. Fabrika, tarla, çalışma hayatı ya da toprak mücadelesi anlatının merkezinde yer alıyor. Okur, eşitsizliğin kaynağını açıkça görebiliyor.

Kadın yazarların metinlerinde ise aynı eşitsizlik çoğu zaman başka bir yerde karşımıza çıkıyor.

Evin içinde.Aile ilişkilerinde.Gündelik hayatın sessiz ayrıntılarında.

Aynı Eşitsizliğin Farklı Yüzleri

Kadın yazarların metinlerini okurken dikkatimi çeken en belirgin nokta, sınıfsal eşitsizliğin çoğu zaman gündelik hayatın içinden anlatılması. Bu, erkek yazarların bu alanı hiç işlemediği anlamına gelmiyor. Ancak anlatının yönü değişiyor. Fabrikada başlayan hikâye evde devam ediyor; çalışma hayatında yaşanan eşitsizlik, aile ilişkilerine, görünmeyen emeğe ve bireyin iç dünyasına kadar uzanıyor.

Sevgi Soysal’ın romanlarında bunu açıkça görmek mümkün. Onun karakterleri yalnızca geçim sıkıntısıyla mücadele etmez; aynı zamanda kadın olmaktan kaynaklanan toplumsal beklentilerle de yüzleşir. Çalışabilir, üretebilir ya da ekonomik olarak bağımsız olabilirler. Ancak bu durum, toplumsal cinsiyetin onlara yüklediği sorumlulukları ortadan kaldırmaz. Soysal’ın eserlerinde sınıf ile toplumsal cinsiyet birbirini tamamlayan iki unsur olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle kadın karakterlerin yaşadığı baskıyı yalnızca ekonomik eşitsizlikle açıklamak mümkün değildir.

Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” adlı denemesi de bu tartışmaya önemli bir katkı sunar. Woolf, kadınların yazabilmesi için yalnızca yeteneğin yeterli olmadığını; ekonomik bağımsızlığa ve kendilerine ait bir çalışma alanına ihtiyaç duyduklarını söyler. Bu düşünce, ilk bakışta yazarlık üzerine kurulmuş gibi görünse de aslında üretim koşullarına ilişkin güçlü bir tespittir. Zamanı olmayanın üretmesi, geçim kaygısı taşıyanın kendisini geliştirmesi ya da sürekli başkalarının ihtiyaçlarını öncelemek zorunda kalan birinin yazabilmesi kolay değildir. Dolayısıyla Woolf’un işaret ettiği mesele, kadınların toplumsal konumuyla birlikte ekonomik koşullarını da kapsar.

Tezer Özlü ise bu yazının diğer isimlerinden biraz ayrılıyor. Onun metinlerinde sınıfsal çatışma doğrudan anlatılmaz. Daha çok bireyin yalnızlığı, yabancılaşması ve yaşadığı sıkışmışlık üzerinde durulur. Ancak bu duygular bütünüyle toplumsal koşullardan bağımsız değildir. Özlü’nün karakterleri, ait olamama hissini yaşarken aynı zamanda içinde bulundukları kültürel çevreyle de hesaplaşırlar. Bu nedenle eserleri, sınıfı merkeze alan romanlar olarak değil; sınıfın bireyin ruhunda bıraktığı izlerin de okunabileceği metinler olarak değerlendirilebilir.

Latife Tekin’in romanları ise sınıfın yalnızca ekonomik bir mesele olmadığını güçlü biçimde hissettirir. Özellikle “Sevgili Arsız Ölüm”, köyden kente göç eden bir ailenin yaşadığı dönüşümü anlatırken değişenin yalnızca yaşam koşulları olmadığını gösterir. Dil değişir, alışkanlıklar değişir, değerler değişir. İnsan kendisini yeni bir dünyanın içinde bulur; fakat ne geride bıraktığı yere tam anlamıyla aittir ne de yeni hayatına. Sınıfın kültürel boyutu tam da bu kırılmalarda görünür hâle gelir.

Bu eserleri birlikte düşündüğümde ortak bir eğilim görüyorum. Erkek yazarların önemli bir bölümünde sınıfsal çatışma daha çok sistemin görünür yüzü üzerinden anlatılırken, kadın yazarların önemli bir bölümünde aynı sistemin gündelik yaşamda bıraktığı etkiler öne çıkıyor. Çalışma hayatındaki eşitsizlik, eve taşınıyor; ekonomik güç ilişkileri, aile içindeki rolleri de biçimlendiriyor. Böylece sınıf yalnızca gelir farkı olarak değil, yaşam deneyimini belirleyen çok katmanlı bir olgu olarak karşımıza çıkıyor.

Bu yüzden aynı toplumsal düzeni anlatan iki roman, okurda bambaşka duygular uyandırabiliyor. Birinde çatışmayı açıkça görüyoruz; diğerinde ise o çatışmanın insanların hayatına nasıl yerleştiğini hissediyoruz.

Aynı Gerçeğin Farklı Anlatıları

Yazının başında kendime bir soru sormuştum:

“Aynı toplumsal eşitsizliğe bakan iki yazar neden farklı ayrıntıları görünür kılıyor?”

Bu sorunun kesin bir cevabı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü edebiyat, genellemelerden çok farklı bakış açılarıyla zenginleşen bir alan. Aynı toplumsal düzen içinde yaşayan insanlar bile hayatı farklı deneyimlerken, yazarların aynı meseleyi aynı biçimde anlatmasını beklemek gerçekçi olmaz.

Orhan Kemal’in işçileriyle Sevgi Soysal’ın kadınları, Yaşar Kemal’in köylüsüyle Virginia Woolf’un yazabilmek için ekonomik bağımsızlık arayan kadını aynı dünyanın içinde yaşar. Ancak her biri, sınıfsal eşitsizliğin başka bir yönünü görünür kılar. Kimi üretim ilişkilerine odaklanır, kimi gündelik hayata; kimi toprağa, kimi eve; kimi kamusal alana, kimi bireyin iç dünyasına.

Bu nedenle kadın ve erkek yazarları birbirinden kesin çizgilerle ayırmak doğru olmaz. Bu yazıda da böyle bir iddia ortaya koymaya çalışmadım. Dikkat çekmek istediğim nokta, bazı anlatı eğilimlerinin tekrar ediyor olmasıydı. Erkek yazarların önemli bir bölümünde sınıf daha çok görünür güç ilişkileri üzerinden anlatılırken, kadın yazarların önemli bir bölümünde aynı eşitsizlik gündelik yaşamın ayrıntılarında, aile ilişkilerinde ve bireyin deneyiminde daha belirgin hâle geliyor.

Bu farklılık, aynı gerçeğin farklı yönlerini görmemizi sağlıyor. Çünkü sınıf yalnızca ücret, iş ya da yoksulluk meselesi değildir. İnsanların hayallerini, ilişkilerini, eğitim olanaklarını, kendilerini ifade etme biçimlerini ve yaşam karşısındaki duruşlarını da etkiler. Romanlar ise tam da bu görünmeyen etkileri görünür kılar.

Belki de bu yüzden sınıfsal çatışma, edebiyatın hiç eskimeyen temalarından biri olmayı sürdürüyor. Toplumlar değişiyor, ekonomik düzenler dönüşüyor, eşitsizlikler farklı biçimler alıyor. Buna rağmen romanların sorduğu temel soru aynı kalıyor:

İnsan, doğduğu dünyanın sınırlarını gerçekten ne kadar aşabilir?

Yararlanılan Eserler

* Bourdieu, Pierre. Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi.

* Orhan Kemal. Bereketli Topraklar Üzerinde.

* Yaşar Kemal. İnce Memed.

* Steinbeck, John. Gazap Üzümleri.

* Sevgi Soysal. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti.

* Latife Tekin. Sevgili Arsız Ölüm.

* Tezer Özlü. Yaşamın Ucuna Yolculuk.

* Virginia Woolf. Kendine Ait Bir Oda.

Yorum bırakın